Savcı Sayan çok önemli, çok ciddi iddialarla ortaya çıktı. İsmine aşina olmayanlar için kim olduğunu anlatalım önce. Uzun yıllar CHP’de idi. Daha doğrusu Deniz Baykal’ın yanındaydı, sıkı muhalifti. Baykal uçkuruna basıp genel başkanlıktan düşünce, sıkı CHP’li Savcı Sayan AK Parti’ye doğru meyletti. Yer çekiminden bile hızlı bir meyildi bu. Sıkı bir AK Partili oldu. 2015 seçimlerinde İzmir’den AK Parti milletvekili adayı oldu. Sonra AK Parti’den Ağrı Belediye Başkanı seçildi. 2023’te bir daha İzmir’den aday oldu. Seçilemedi. Ama siyasette hep aktif, hep iddialı oldu. Önceki gün, fon yolsuzluğu ile ilgili olarak da çok ciddi iddialarla ortaya çıktı. Savcı Sayan, BDDK Başkanı ve eski Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu’na çok ama çok ciddi sorular sordu ancak bunlar sorudan daha çok “iddia” gibiydi. Savcı Sayan, Kavcıoğlu'nun Emre Tezmen'den Pusula Holding ve Katılımevim'i satın almasını istediğini, ayrıca bu şirketleri kurtarmak için 20 milyar TL temin etmesi karşılığında Takasbank üzerinden 35 milyar TL kredi sözü verip vermediğini sordu. İddia ya da sorular ciddiydi ve “hayatın olağan akışına uygun” iddialardı. Çünkü gerçekten de yolsuzluğun ortaya çıkmaya başladığı günlerde Tera, Pusula ve Katılımevi’ni satın alacağı yolunda bir KAP açıklaması yapmıştı ancak olaylar hızlı gelişince bu alım gerçekleşememişti. Sayan’ın bir diğer iddiası ya da sorusu da Kavcıoğlu’nun bir akrabasının Tera ve Pusula’da ortaklığı olduğuydu. Sayan, bu vahim iddiaları dile getiren sorularına BDDK Başkanı Kavcıoğlu’nun yanıt vermesini istiyordu. Öyle ya, aslında Katılımevi gibi firmaları denetlemekle görevli bir “bürokrat” yasal yetkilerinin dışında bir iş yapmış ve ortalığı karıştırmış olabilirdi. Bakanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana Mehmet Şimşek’in altını oymayı kendine vazife bilen Kavcıoğlu, bu iddialarla fon rezaletinin göbeğine oturmuş oluyordu. BDDK, Savcı Sayan’ın bu sorularına kaçamak bir yanıt verdi. “İddiaların hiçbiri hukuki ve fiili dayanağa sahip değildir” dediler. Savcı Sayan’ın yalan söylediğini iddia ettiler ve yapılanın bir “dezenformasyon” olduğunu söylediler. Sayan ise geri adım falan atmadı. Gerekirse emniyetin ve istihbarat kuruluşlarının devreye girerek Kavcıoğlu ile ilgili iddialarını araştırmasını istedi. Savcı Sayan’a “Ne yapıyorsun” diyecek halimiz yok. Bence doğrusunu yapıyor. İddiaları yerinde. Ancak benim şimdi merak ettiğim şu. Bu iddiaları bir gazeteci ortaya atmış ve bu soruları BDDK Başkanı’na sormuş olsaydı ve BDDK Başkanı da gazetecinin “halkı yanılttığını ve dezenformasyon yaptığını” söylemiş olsaydı, Savcı Sayan isimli “gazeteci” muhtemelen dün evinden alınmış ve büyük bir ihtimalle tutuklanmıştı. Allah’tan gazeteci değil de, bu soruları dibine kadar sorabiliyor. Uyardık, adım atıldı Önceki gün yazımda fon soruşturması ile ilgili üç isimden söz ettim ve bu isimlerle ilgili bir işlem yapılmadıkça soruşturma ile ilgili soru işaretleri olacağını söyledim. Çünkü borsa ve yatırım dünyasındaki herkes bu isimleri konuşuyor ve ne kadar kilit konumda olduklarını biliyor. Bu isimlerin Mustafa Sandal’ın kayınpederi olarak bilinen Cihan Sütşurup, Bulls Yatırım’dan E.Ç. ve K.A. olduğunu da belirttim. Aynı gün Enver Çevik ve Kemal Akkaya’nın malvarlıkları ve hesapları donduruldu. Cihan Sütşurup’un nerede olduğu ise belli değil. Soruşturma başlamadan kızıyla birlikte sırra kadem basmışlar. Bir Körfez ülkesinde oldukları söyleniyor. Bu adım yeterli değil ama önemliydi. İnşallah gerisi de gelecektir. Olması gereken hızda değilse de, soruşturma derinleşiyor. SPK Başkanı 1,5 ay gecikme ile de olsa değiştirildi. Borsa İstanbul Genel Müdürü görevden alındı. Burada söylenebilecek tek şey, Türk siyasetine damga vurmuş bir cümlenin tekrarı, “Yetmez ama evet”. Bu arada şunu da unutmayalım. Fatma Betül Sayan Kaya’nın yani yolsuzluğun ortaya çıkması ile beraber en çok konuşulan kişinin bu fonlarla ilgisi sadece para yatırıp, yüksek getiri elde etmekten ibaret değil. İş dünyasını, halka arzları Tera’ya yönlendirme konusunda da oldukça çalışkan olduğunu tüm piyasa biliyor. Umarım bunlar da yavaş yavaş da olsa ortaya çıkar. Aliyev cılkını çıkardı Türkiye-Azerbaycan ilişkileri artık kopma noktasına geldi. Başlangıçta Türkiye’nin, AK Parti’ye yakın isimlerin, trollerin büyük hataları vardı. En önemli sorun ise dış politikayı da “din ya da mezhep eksenli” götürme arzusuydu. İktidar içindeki aklı başında kesimler bu hatayı başından beri görüp eleştirdiler. Üstelik trollerin bu söylemlerine karşın Türkiye’de yönetim çok daha aklıselim bir tavır sergilemeye çalıştı. Ancak Azerbaycan tarafı olgulara değil, algılara teslim oldu. Yetkisiz ama sesi gür çıkanların söylemlerini alması gerekenden daha fazla ciddiye aldı. Sırtında yumurta küfesi olmadığı için abuk sabuk konuşma hakkını kendinde görenlerin sözlerini “Azerbaycan’ın içişlerine müdahale etme çabası” olarak gördü. Ve son kertede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilişkileri kurtarmak için yaptığı hamlenin, telefonla arayıp ricacı olmasının ve danışmanının kellesini vermesinin değerini anlamadı. Tabii ilişkilerin bu hale gelmesinde İsrail’in ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de uslu durmadığını ve Türkiye’deki troll taife kadar etkili olduklarını da biliyoruz. Şurası açık ki, İsrail ve BAE etkisi ile birlikte Aliyev’in tavrı da artık kabul edilebilirlik sınırını aştı. Mütekabiliyet diyerek yaptığı son eylemler, artık siyasi kabalık hatta zorbalık haline geldi. Bunu, başından beri “Bu ilişki kopmasın” diyen ve Azerbaycan’ın haklarını savunan biri olarak söylüyorum. Sarıgül fezlekesi niye gelmiyor Sarıgül ailesi ile ilgili soruşturma giderek daha fazla mide bulandırıcı bir hale geliyor ve derinleşiyor. Ne yazık ki, konuşmamız gerekenleri konuşmuyor, hâlâ işin magazin tarafı ile ilgileniyoruz. Elbette ortada iddia edildiği gibi taciz, tecavüz olayları var ise bunlar da ele alınmalı ama asıl mesele olan “finansal boyut” yani ailenin zenginleşme hikayesindeki karanlık noktalar da çok önemli. Romanya’da açılan bir fırından bugün bu servete ulaşan öykünün kilometre taşlarını merak ediyoruz. Mustafa Sarıgül, siyasette zenginleşen ne ilk ne son kişi ama kırmızı ışıkta geçerken yakalanan o. Bu yüzden de üzerinde tepinilmesi çok normal. Sonuçta Sarıgül iş insanı değil. 40 yıldır siyaset yapıyor. Siyaset ile bu servet üst üste gelmiyor. Oğullarının aşk hayatı ve zenginliği zaten uzun süredir dikkat çekiyordu. İnşaat işleri, otoparklar, Tersane İstanbul’da açılan devasa Lulu adlı mekan. Değirmen dönüyordu ama suyu ilk kez araştırma konusu oluyor. Fakat garibime giden bir mesele var. Ottan boktan soruşturmalarda, milletvekilleri için hemen fezleke hazırlanır ve TBMM’ye gönderilir. TBMM ise genel olarak bu fezlekeleri pek ciddiye almaz çünkü konular genelde hakaret davası düzeyinde meselelerdir. Ancak Sarıgül ailesi ile ilgili bu soruşturmada bunca iddia, bunca belge, bunca bilgi, bunca tanık ifadesi ortalıkta gezinirken hâlâ TBMM’ye gönderilmiş bir fezleke olmaması ilginç. Mustafa Sarıgül’ün bu olaylar patlamadan önce herkes açısından sempatik, sevilen, partisine bakmadan herkesin işini bir şekilde halletmeye çalışan bir tavrı olduğunu pek çok kişi bilir. Ama bugün ortaya dökülenler, Sarıgül’e bir tür zırh olan bu tavrının arkasında başka bir kişiliğe dikkat çekiyor. Ve bu Sarıgül hakkında bir fezleke Meclis’e yollanırsa, zannederim CHP ve Yeni Parti dahil hiç kimse dokunulmazlığının kaldırılmasına itiraz etmeyecektir. O zaman da tüm anlatılan hikayelerin arkasında ya da önünde olan gerçekleri öğrenmemiz mümkün olacaktır. Sarıgül ile ilgili fezleke bir an önce TBMM’ye gönderilmelidir. Bir Turgenyev romanı Emir Sarıgül’ün itirafçı olduğunu yazınca “Emir Sarıgül etkin pişmanlık kapsamında bir ifade vermemiştir” açıklaması geldi. Daha önce iktidara yakın isimler de bu iddiada bulunmuş ancak onlara bir yanıt gelmemişti. Sağ olsunlar beni yanıtladılar. Ancak ben zaten “Emir Sarıgül etkin pişmanlıktan yararlanmak istedi” demedim. Sadece çok önemli bilgiler verdiğini, isnat edilen suçları itiraf ettiğini söyledim. Şunu da ekleyeyim. Yazım üzerine aslında MHP’li olan ama son dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleyen herkesin yakından tanıdığı bir isim aradı. “Yazdığın tamamen doğru. Emir Sarıgül ile babası arasında uzun zamandır bir sorun var. Bu çocuk bana gelmişti. Elinde bir video vardı. Daha sonra ortalığa dökülen ünlü görüntüler. Babasını bana uzun uzun kötüledikten sonra bu videoyu gösterdi. O kadar sinirlendim ki, kendisini ofisimden kovdum. O görüntüleri çeken ya da çektiren o mudur bilmem ama ben ilk kez oğlundan öğrendim” dedi. Trajedi mi komedi mi! Fenerbahçe Göztepe’ye kendi sahasında üç puan vererek lige en kötü başlangıçlarından biri yaptı. Şampiyonluk gitti demek için erken ama işin zora girdiği bir gerçek. Peki niye? Fenerbahçe’nin hiç de kötü bir kadrosu yok. Çok para harcanmış diye Aziz Yıldırım kızabilir ama sonuç olarak Batrakov gelinceye kadar Fenerbahçe’nin kadrosu Galatasaray’ın altında değildi, bunu Galatasaray taraftarları da kabul ediyordu. Asıl mesele Başkan Aziz Yıldırım’ın tavrında. Öncelikle teknik direktör konusu belirleyici oldu. İsmail Kartal takımın başına getirildi. Bir önceki sezona Mourinho ile başlayıp Mourinho’yu beğenmeyen kulüp, bu sezona İsmail Kartal ile başlıyor. Beğenmedikleri Mourinho ise Real Madrid’de. Fenerbahçe yönetim kurulundakilere sormak isterim, size babanızdan bir futbol kulübü kalsa, şampiyonluğa falan değil orta sıralara oynayan bir takım bile olsa başına İsmail Kartal’ı getirir misiniz? Getirmezsiniz, değil mi? Zaten kimse de getirmiyor. Aziz Yıldırım hariç. Yetmiyor, kulüp başkanı sürekli olarak takımın en değerli oyuncularından şikayet ediyor, sürekli olarak maliyetlerini gündeme getiriyor. Yahu Aziz Bey, başkan olurken bu takımı devraldığınızı ve maliyetlerini de üç aşağı beş yukarı biliyordunuz. İnsan kendi takımının oyuncularını bu kadar aşağılar mı, bu kadar şikayet eder mi! İstemiyorsanız, gücünüz yetiyorsa yollarsınız. Yoksa kan kusar, kızılcık şerbeti içtim der yola devam edersiniz. Takımın en golcü oyuncusu Talisca’yı sezon başladıktan sonra yollayıp, yerine geçen sene Kasımpaşa’da bile zor forma bulmuş bir oyuncuyu takımın beyni yapmazsınız. Yolda görse Asensio’dan imza isteyecek İsmail Kartal’ın komplekslerini Asensio üzerinden tatmin etmesine izin vermezsiniz. Şahsi malınız olsa nasıl olsa ona miras kalacak işi çocukken öğrensin diye kızınızı yönetim kurulu toplantısına sokabilirsiniz ama milyonların kulübü olan Fenerbahçe’nin yönetim kuruluna kızınızı sokamazsınız. Hepimiz çocuklarımızı seviyoruz, ben de kızım için canımı veririm ama Galatasaray’da başkan olsam kızımı yönetim kurulunda yanıma oturtmayı aklımdan bile geçirmem. Kimse de geçirmez zaten. Tüm bunları üst üste koyduğunuz zaman ligin ilk on haftasında 4 mağlubiyet hiç şaşırtıcı değil. Biliyorsunuz Hegel tarihte büyük tarihsel olayların ve kişilerin iki kez gerçekleştiğini gözlemleyip söylemiş. Karl Marx da eklemiş, “İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak” diye. Siz şu anda ikinciyi yaşıyorsunuz.