Dua Lipa küratörlüğünü üstlendiği Londra Edebiyat Festivali’nde Patti Smith’i ağırladı. Sanatatak oradaydı: Southbank Center’ın önü hıncahınçtı. Punk-rock ruhunu hâlâ yitirmemiş yetişkinler, Reading is Sexy tişörtleriyle mesaj verenler, Dua’nın kozmetik markasının tote bag’ini taşıyan influencer’lar, kucağında Patti Smith kitaplarıyla olası fırsatlara hazırlıklı gelenler ve kadim dost edebiyat sevdalıları. Kimse geçerken uğramamıştı; herkesin bir beklentisi, izlenimi, heyecanı vardı. Londra Edebiyat Festivali 20 Ekim’de başladı. Ama etrafındaki tartışmalar bundan çok daha evvel başlamıştı. Bu yılın başlarında festival küratör olarak Dua Lipa ve gıyabında Lipa’nın kitap kulübü Service 95’i seçtiğini duyurduğunda. Kimileri için fazla gösterişli ama zemini boş bir tercih, kimileri için odak süresinin can çekiştiği teknoloji çağımızda bilhassa Gen Z’yi kazanmak için yerinde bir hamleydi. Kimileri içinse izleyip göreceğiz diye bakışları üstüne çeviren bir adım. Okuyanlar hatırlayacaktır, okumayanlar için hatırlatma: Ayşegül Sönmez ’in ÇARE DUA LIPA (MI) yazısı bu çerçevede akıllarda çakan pek çok şimşeğe tercüman olmuştu. Her ne olursa olsun cazip bir stratejiydi ve daha festival başlamadan kendinden bahsettirmeyi başardı. Okurluğa dair son yıllarda karşımıza çıkan iki temel tartışma var. Birincisi, ulusal komisyonların düzenli aralıklarla paylaştığı istatistiklerde de görüldüğü üzere, okuma oranlarının geçmişe kıyasla düşmesi. Bunda, artık bir şeylere dikkat vermekte daha da zorlandığımız bir çağda yaşamamızın ya da okumaktan ziyade izlemeye doğru evrilen eğilimimizin payı olabilir. İkincisi ise okurluğun popüler kültürün ve modanın yeni etkileşim araçlarından biri haline gelmesi. En son Harry Styles ’ın da bir kitap kulübü kuracağı haberi geldi; kitapçılarda kendine yer bulmaya başlayan booktoker reyonları da bu eğilimin bir başka örneği. Sadece kişiler değil, markalar da bu “trend”i kaçırmadı elbette. Miu Miu , pek çok sosyal medya ünlüsünü ağırladığı kitap kulübü etkinliğini Alba De Céspedes ’e ayırdı mesela. Coach ise New York Moda Haftası’nda çantalar için tasarladığı kitap charmlarını tanıttı; fiyatları 95 pounddan başlıyor. Geçen yıl Uluslararası Booker Ödülleri jürisinde Sarah Jessica Parker ’ın da yer alması yine çokça tartışılmıştı. Fakat tüm bunlar olup biterken Dua Lipa ve Service 95 farklı bir konumdaydı. Hâlihazırda podcast yayınlarına ya da newsletterlarına aşina olanların daha iyi bilebileceği şey Lipa bunu gelip geçici bir heves olarak değil sahiden sevdiği için yapıyor. Bunu nereden biliyorsun derseniz, bilmiyorum ama hissediyorum. Pazar akşamı Southbank Center ’da gerçekleşen Patti Smith - Dua Lipa söyleşisi bu güvenimi perçinledi. Lipa, festivalde kürasyonunu yaptığı bölüm boyunca türlü söyleşiler gerçekleştirdi. Bunlardan ilki, Zadie Smith ile İnci Gibi Dişler ’in 25. yılı şerefine yapılan söyleşiydi. Ardından Sudanlı-Kanadalı şair ve aynı zamanda arkadaşı Mustafa ’yı ağırladı. Patti Smith ile Breads of Angels memoir’ı çerçevesindeki buluşması ise bu söyleşiler serisinin kapanış gecesiydi. Hiçbir şey tesadüf değil Patti Smith ve Dua Lipa beraber sahnede olacak, Smith’in son kitabını konuşacaklardı. Kaçmayacak bir etkinlikti. Fakat Southbank, basın için çok sınırlı sayıda yer ayrıldığını ve katılımın başvuruyla değil, davet üzerine olacağını en başından duyurmuştu. Mecbur bilet alınacaktı. Lakin İngiltereli seyircinin sıra beklemekten daha iddialı olduğu bir şey varsa o da bilet almaktır. Velhasıl, her ne kadar alarmımı bilet satışı için kurmuş olsam da pek umudum yoktu. Derken Dua, takipçilerine olan vefasını bir kere daha gösterdi. Bilet satışından bir sabah önce Service 95 ’ten bir e-posta geldi: Newsletter üyeleri için saat 10’da, yani iki saat sonra, sınırlı sayıda bilet satışa çıkacaktı. Ve elbette yapılması gerekeni yaptım. Söyleşi tarihinden iki hafta önce Southbank ’ten bir e-posta geldi. Yoğunluğu öngördükleri için Dua ve/veya Patti’ye sorumuz varsa bir hafta içinde göndermemizi istiyorlardı. Gönderilen sorulardan seçilenler, etkinlik günü söyleşinin ardından ayrılan 15 dakikalık bölümde sorulacaktı. Bu da festivalden çevik bir hamleydi. 25 Ekim Pazar akşamı saat 19.30’daki söyleşi için tüm bu sinyalleri hesaba katarak evden erken çıktım. İyi de yapmışım; festival alanı bir saat öncesinden hıncahınçtı. Southbank Centre binasının iki girişinin cephesinde de sizi bir animasyon karşılıyor. Bu animasyon, Lipa’nın söyleşi serisi başlamadan bir gece önce, Piccadilly Circus’un meşhur hareketli billboardunda ilk kez gösterilmişti. Animasyonun yaratıcısı Rama Duwaji . Yeteneği, tarzı ve zekâsıyla dikkat çeken Duwaji, Mamdani ’nin New York Belediye Başkanlığı seçim kampanyasının arkasındaki esas akıl ve yetenek olarak çokça konuşulmuş; ikili tanışma hikâyeleri ve ilişkileriyle de sempati toplamıştı. Lipa ve ekibinin onunla çalışmayı tercih etmesi, bu işlerdeki detaycılıklarının ve zamanın ruhunu yakalama becerilerinin bir başka işareti. Animasyon, Dua Lipa ’nın “Okuduğumda başka bir dünyanın içine adım atarım” sözleriyle başlıyor. Ardından bizi okurken gittiği yerlere götürüyor: “Karanlık Macar ormanında bir çocuğu ararım; kelebeklere, böceklere ve kuşlara ait bir dünyaya girerim. Kocaman bir Ruanda jakaranda ağacının altında otururum; mor çiçeklerden oluşan kubbesi beni korur. Okuduğumda aşk, bütün biçimleriyle bana ulaşır. Okuduğumda ritimler beni ele geçirir.” Sonunda da izleyiciyi davet ediyor: “Benimle birlikte bir kitabın içine adım at ve dünyayı farklı bir gözle oku.” Kitaplar, pop yıldızları ve biraz gürültü Nasıl bir kitle vardı, Patticiler mi Duacılar mı yoğunluktaydı, yaş grubu nasıldı vs. derseniz; sahiden çok geniş spektrumda bir kitle söz konusuydu. Punk-rock ruhunu hâlâ yitirmemiş yetişkinler, Reading is Sexy tişörtleriyle mesaj verenler, Dua’nın kozmetik markasının tote bagini taşıyan influencerlar, kucağında Patti Smith kitaplarıyla olası fırsatlara hazırlıklı gelenler ve kadim dost edebiyat sevdalıları. Kimse geçerken uğramamıştı herkesin bir beklentisi, izlenimi, heyecanı vardı. Basamakları çıkarken muhtemelen torunuyla yanımdan geçen bir hanımefendi Lipa için şöyle dedi: “Yaşı da çok genç sanki, ilginç olacak”. Neyse kapılar kapandı, yerlerimize oturduk, Southbank ’in genel müdürü Elaine Bedell, Dua ve Patti’yi sahneye çağırmadan evvel usulen malum ricada bulundu. “Lütfen flaşlı fotoğraf ve video çekmeyin, etrafınızdakiler rahatsız olabilir.” Ama insanlar elbette bu ikiliyi kayda almak isteyeceklerdi. En azından sahneye el ele çıktıkları ilk anda. Öyle de oldu, ön sıramdaki üç arkadaş ikili büyük alkışlar eşliğinde sahneye çıktığında kayıt tuşuna bastılar, salondaki diğer pek çok seyirci gibi. Ve fakat dakika bir gol bir, hemen arka sıramdaki adam bir anda benim de kafama çarpmak suretiyle öndeki hanıma hırkasını savurdu ve “Kayıt alınmasın dendiğini duymadın mı” dedi. Bizim de dahil olduğumuz ön ve arka sırada kısa süreli bir tartışma. Muasır medeniyetlerden beklenmeyecek bir saygısızlık ve şiddet hâli. Önümdeki kadının omuzlarını okşayıp sakinleştirirken kendimi bulduğum ilk beş dakika. Neyse kara bulutlar hızlı dağıldı çünkü Patti Smith ’i böylesi duygusal ve samimi bir diyaloğun içinde bu kadar yakından daha önce hiç görmemiştim. Gelelim söyleşiye. Nihayet! Patti’nin çocukluğu ve ailesine dair çok fazla şey öğrendiğimiz bir söyleşi oldu bu. Seyahat etmenin bile neredeyse imkânsız olduğu fakir bir çocukluk geçirdiğinden ve o yıllarda fotoğrafların ne kadar değerli olduğundan bahsediyor. Çünkü çok azlar. Tam da bu yüzden annesi için ne kadar önemli olduklarını, aile albümüne bakmanın başlı başına bir etkinlik olduğunu anlattı. Ve bir gün fotoğrafların durduğu kutuya giren bir farenin tüm hepsini paramparça etmesiyle evlerinde yaşanan büyük hayal kırıklığını. Annesinin fotoğraflar için tuttuğu yas hiç kısa sürmemiş. Sonra babasından bahsetti. 12 yaşına dek babasının onun gözünde dünyadaki her şeyi bilen çok akıllı bir insan olduğunu söyledi. Sonra bir gün yaşadıkları bölgedeki müzenin ücretsiz aile günü ziyaretleri sırasında Picasso ile tanıştığı ilk anı, Picasso’nun onu nasıl çarptığını anlattı. Ve babasıyla olan ilk kavgalarını. Çünkü babası Picasso’nun kötü bir ressam olduğunu söylemiş ve Patti ilk kez babasının “belki de her şeyi bilemeyeceğini” düşünmüş. Ve kardeşleriyle kurduğu bağ, birbirini nasıl kolladıkları. Bir seferinde ailesiyle onları şok edecek sırrını paylaşacakken kardeşinin daha da şok edici bir şey söyleyerek nasıl dikkatleri dağıttığı ve ona arka çıktığı gibi. Fred’den önce ve sonra, Patti Smith’in gözyaşları Lipa’nın soruları hem çok incelikli hem de üzerinde iyi düşünülüp hazırlanıldığı belli. Karşısındakini kışkırtmadan ya da ajite etmeden, sessizce ve derinden kuruyor bağını. Bir yandan soğukkanlılığını korurken bir yandan da karşısındakine şefkatle yaklaşmayı biliyor. Zor konuları konuşmaktan, zor sorular sormaktan çekinmiyor ama karşısındakine de alan açıyor; cevapları aceleye getirmeyen, düşünmesi ve anlatması için zaman tanıyan bir hali var. İyi bir okur olduğu kadar iyi bir dinleyici olduğu da belli. Kıyafet tercihi de bu tavrıyla uyumlu. Tabii ki iddialı ama konuğundan rol çalmayan, sessiz bir iddia. Renkli deniz altı aplikeleriyle süslenmiş transparan üstünü altın ahtapot tokalı kemeri ve siyah kumaş pantolonuyla tamamlamıştı. Sonradan öğreniyoruz, Schiaparelli ’nin 2027 ilkbahar koleksiyonundanmış. Söyleşinin beklenmedik bir duygusallığa evrildiği kısım, Patti’nin 1994 yılında vefat eden eşi Fred “Sonic” Smith ’ten bahsederken oluyor. Dua, Fred’den önce ve sonra hayatın nasıl olduğunu sorduğunda önce bir sessizlik oluyor. Sonra Patti bir anda “Özür dilerim” diyerek gözlüğünü çıkarıyor ve ağlamaya başlıyor. Salon sessizliğiyle kucaklıyor Patti’yi. O ise gülümseyip “Şimdi hızlıca bir şeyler söylemeye başla ve konuşalım ki kendime geleyim,” diyor. Fred’le ilk tanışma anlarını anlatıyor. Turnelere çıkmaya başladığı ancak partilemekten hiç hoşlanmadığı için insanlardan kaçtığı ve çok “cool” hissettiği zamanlar. Bir akşam hot dog yemek için bir davet almış, partilemeyi sevmese de sosisli yemeyi sevdiği için bu teklife sıcak bakmış. Gittiği mekânda Fred’i gördüğünde film gibiydi diye tarif ediyor. Ne deri ceketi ne de havalı bir blue jeani vardı, sade basit bir mavi trençkotla duruyordu ama göz göze geldik ve o an onunla evleneceğimi biliyordum diyor. Fred’siz geçen ilk Sevgililer Günü hikâyesi de çok tatlı. Evde ne yapacağını bilmeden dolanırken gece REM ’in solisti Michael Stipe aramış ve “Bil bakalım şu an neredeyim, San Sebastian’dayım ve seni düşündüm. Bunun Fred’siz geçireceğin ilk Sevgililer Günü olduğunu fark ettim ve istersen Valentine’ın olabilirim” demiş ve telefonda uzun uzun konuşmuşlar. Hâlâ da çok yakın dost olduklarını gülümseyerek anlatıyor. Dünya kötü bir yere gitse de Turneler demişken, hâlâ müzikle seyahat ediyor olmasına dair üç sebep sıralıyor. Birincisi bunu hâlâ yapabiliyor olmak, ikincisi mevcut grubunda oğlunun gitar, ki onun babasının doğaçlama yeteneğini taşıdığını söylüyor ve kızınınsa piyano çalıyor olması, o da babasının elegan tavrıyla taçlandırılmış ve onlarla bunu yapmanın ne denli güç veren bir şey olması diyor. Üçüncü sebep ise insanlar. Patti her ne kadar dünya kötü bir yere gitse ve artık daha çok kötü haber alsak da insanın içindeki en temel duygunun hâlâ iyilik olduğuna inandığından bahsediyor. Bazıları bu sesi kaybetse de hâlâ ağlayan bir çocuk gördüğümüzde ilk refleksimizin onu sakinleştirmek olacağı örneğini veriyor. Özgürlük ise Patti’ye göre hiçbir yere gitmiyor. Şunu söylüyor hayatta istediğiniz şeyler için bazen bir takım şeyleri feda etmeniz gerekebilir. “Bunu yapmamak ya da yapmak sizin elinizde ama özgürlük hep orada.” Patti yazmanın hayatının en çok alan kaplayan ve en önemsediği şeyi olduğunu çok defa tekrar ediyor. İlk kitabını yazmaya karar vermesi hasta yatağındaki yakın dostu Robert Mapplethorpe ’a verdiği söze uzanıyor. Robert’in 1989’da AIDS sebebiyle ölümü, ardından Fred’in kaybı, bir ay sonra ise abisi Todd, art arda çok fazla kayıp yaşayan Patti bu duygularla nasıl baş ettiğini yazmanın başka insanlara da güç ve ilham vermesini umduğundan bahsediyor. Yazıyla kurduğu ilişki onun için sağaltıcı olduğu kadar bir yaşam yolu. Genç yazarlara tavsiyesi de bu oluyor, sadece yazın. Mükemmel bir gün dediğin Soru cevap kısmına geçmeden evvel Lipa “Breads of Angels” nedir diye soruyor, küçücük iyiliklerden dem vuruyor Smith. Kaldığı otel odasında yatağını toplayan görevliyle karşılaştığı bir günden bahsediyor. Onun bunu nasıl nezaketle yaptığından ve bunun için ona ne kadar minnettar olduğundan. Ya da diyor Lipa’ya, sorularındaki zarafetten bahsederek bunun için teşekkür ediyor. Ve alkışlar. Soru cevap kısmındaki sorulardan birisi Dua ve Patti’nin birbirlerinin bir şarkısını seçme şansı olsaydı ne olacağına dair. Patti hemen yanıtlıyor: “Houdini” . Dua ise “Dancing Barefoot” u seçiyor. Bir diğer soru ise her ikisi için de mükemmel günün nasıl olduğu. Patti, kahveyle ve yazarak başladığı, kimsenin onu aramadığı ve kimseyle konuşmak zorunda olmadığı, muhtemelen çok “sıkıcı” bir gün olurdu diyor. Belki pizza yiyerek TV karşısında geçirilen bir gece. Dua ise parkta köpeğiyle yürüyüş, kitap okumak ve akşam da kanepede yatar pozisyonda bir film izlemek olurdu diyor. Patti hemen araya giriyor: “Öyle bir kocan olduktan sonra film izlemek keyifli olur tabi”. “Sen Dua’ya dua et” El ele geldikleri sahneyi yine kocaman alkışlar ve ıslıklar eşliğinde el ele terk ediyorlar. Kalabalığın yönetilemeyeceği öngörüldüğü için elbette imza kısmı es geçilmiş, isteyenler için girişte önceden imzalanmış kitapların satışta olduğu anonsu geçiliyor. Ancak daha merdivenleri inmeye kalmadan ikinci anons: “İmzalı kitaplar tükenmiştir.” Demiştim sıraya girmek ve bir şeyleri bitirmek konusunda onlarla yarışamazsınız. Herkes dağılırken önümdeki kadın son defa arkadaki adama dönüyor, tabii ki hâlâ öfkeli ve şöyle söylüyor: “Sen Dua’ya dua et yoksa ben sana gününü gösterirdim.” Boşver diyorum, sarılıyoruz ve olaysız dağılıyoruz. Son bir not; Lipa’nın festival kapsamında gerçekleştirdiği yazar söyleşileri Service 95 için kayıt altına alındı ve yakında erişilebilir olacaklar.
“SEN DUA’YA DUA ET...”
Dua Lipa küratörlüğünü üstlendiği Londra Edebiyat Festivali’nde Patti Smith’i ağırladı. Sanatatak oradaydı: Southbank Center’ın önü hıncahınçtı. Punk-rock ruhunu hâlâ yitirmemiş yetişkinler, Reading is Sexy...
Bu hikâyeyi paylaş.


Okuyucu yorumları (0)
Yükleniyor…