Antalya’da Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile buluşmamızda, turizm gelirlerinden tarihî yapıların güçlendirilmesine, kütüphanelerden Diyarbakır Cezaevi’nin dönüşümüne uzanan pek çok konuyu ele aldık. Konuşulanları bir araya getirince benim için ortak bir soru ortaya çıktı: Bir ülke, geçmişini geleceğine nasıl taşır? Bu sorunun cevabı bazen Ayasofya’nın altında temizlenen bir tünelde, bazen Haydarpaşa’nın temelinde, bazen de bir cezaevinde yaşananları anlatacak insanların tanıklığında saklı. Turizmin ekonomik karşılığını elbette önemsiyorum. Ancak kültür politikalarının başarısını değerlendirirken, yapılan yatırımın insanla ve hafızayla kurduğu ilişkiye de bakmak gerektiğini düşünüyorum. DİYARBAKIR CEZAEVİ’NDE HAFIZA VE YÜZLEŞME Diyarbakır Cezaevi’nin müzeye dönüştürülmesi bu nedenle özellikle üzerinde durduğum başlıklardan biriydi. Bakan Ersoy’un aktardığına göre, müzenin içeriği hazırlanırken tarihçilerin, akademisyenlerin ve sivil toplum temsilcilerinin katkıları alınmış; cezaevinde bulunmuş kadın ve erkeklerle saha toplantıları yapılmış. Arşiv belgeleriyle birlikte dönemin tanıklıklarının da anlatıya dâhil edilmesi amaçlanıyor. Bir hukukçu olarak bu yaklaşımı değerli buluyorum. Böyle bir mekânın sorumluluğu ağırdır. Ziyaretçi, orada yaşananları öğrenirken insan onurunun, hukukun ve denetimin neden vazgeçilmez olduğunu da anlayabilmeli. Mağdurların sesinin duyulması, anlatının belgelerle desteklenmesi ve acıların bütün açıklığıyla aktarılması, müzenin toplumsal karşılığını belirleyecek. Projede hafıza müzesinin yanında kütüphane, sergi alanları ve 520 kişilik çok amaçlı salon da bulunuyor. Bu alanların gençlerle buluşması kıymetli. Bununla birlikte kültür ve sanat etkinlikleri, mekânın tanıklığını görünür tutan bir anlayışla yürütülmeli. Bakan’ın açılış için henüz kesin bir tarih vermediğini de kaydedelim. Güçlendirme ve restorasyonda önemli aşamaların tamamlandığını, teşhir ve tanzim çalışmalarının ardından merkezin hizmete açılmasının hedeflendiğini belirtiyor. Bundan sonraki süreçte içeriği ve uygulamayı da takip etmek gerekiyor. HAYDARPAŞA’NIN GÖRÜNMEYEN TEMELİ Haydarpaşa’ya ilişkin açıklamalar ise korumanın çoğu zaman gözümüzün görmediği yerde başladığını gösteriyor. Ersoy’un verdiği bilgiye göre, garın orijinal projelerinde temel altında bin ahşap kazık bulunuyor. Yapılan jeoradar incelemesinde bunların 200’ünün yerinde olduğu, 800’ünün ise tespit edilemediği belirtiliyor. Bakanlık bu bulguyu, kazıkların büyük bölümünün zaman içinde yok olduğu şeklinde değerlendiriyor. Zeminin gevşek, suya doygun ve sıvılaşma riski taşıyan yapısına ilişkin tespitlerle birlikte düşünüldüğünde, yürütülen güçlendirme çalışmalarının önemi anlaşılıyor. Haydarpaşa’nın siluetini seviyoruz. O siluetin ayakta kalmasını sağlayacak mühendislik çalışmalarını da aynı dikkatle izlemeliyiz. Projede arkeoloji müzesi, performans sanatları merkezi, kütüphane ve atölyeler öngörülüyor. İlk etabın 2027 içinde tamamlanması hedefleniyor. Burada kamunun beklentisi açık: Tarihî yapının güvenliği sağlanırken, kullanım biçimi ve çalışmaların takvimi de düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılmalı. İnsanlar, kendilerini ait hissettikleri bir yapının geleceğini bilmek ister. AYASOFYA’NIN YER ALTINDAKİ KATMANLARI Ayasofya’da ise yapının görünmeyen katmanlarına uzanan bir çalışma yürütülüyor. Bakan’ın aktardığına göre, Şubat 2025’ten bu yana yer altındaki tünellerden, mahzenlerden ve tarihî alanlardan yaklaşık üç bin ton çamur ve moloz çıkarılmış. Böylece daha önce erişilemeyen bölümlerin incelenmesi mümkün olmuş. Bu alanlar, İstanbul’un tarihî su yönetimi ve altyapısına ilişkin bilgiler de sunuyor. Yer altındaki uygun bölümlerin ziyaretçilere açılması değerlendiriliyor. Ancak bunun kapsamını bilimsel incelemeler ve güvenlik koşulları belirleyecek. Dolayısıyla bugün için bütün tünellerin açılacağına ilişkin kesin bir takvimden söz edemiyoruz. Bence buradaki asıl heyecan, bir yapının bildiğimizi düşündüğümüz hikâyesinin derinleşmesi. Ayasofya’yı korumak, kubbesinden temeline kadar bütün bu katmanları anlamayı gerektiriyor. ANTALYA’DA TURİZMİ YILIN TAMAMINA YAYMAK Antalya’da konuştuğumuz gelecek tasarımı da bu bakışla anlam kazanıyor. COP31 sonrasında EXPO alanının fuar, kongre ve etkinlik merkezi olarak değerlendirilmesi planlanıyor. Yaklaşık 1 milyon 371 bin metrekarelik alan için TGA çatısı altında profesyonel bir yönetim ve uluslararası pazarlama yapılanması öngörülüyor. Bu projenin en önemli tarafı, Antalya’nın turizm hareketliliğini yılın tamamına yayma potansiyeli. Kış ve bahar dönemlerinde düzenlenecek kongre ve fuarlar; otellere, restoranlara, ulaşım sektörüne ve esnafa yeni bir hareketlilik sağlayabilir. Bunun gerçekleşmesi için güçlü bir etkinlik takvimi, erişilebilir ulaşım ve sürekli bir uluslararası tanıtım gerekiyor. Alanın Antalyalıların gündelik hayatına katılması da en az ziyaretçi sayısı kadar önemli. Büyük organizasyonların ardından geriye kalan tesislerin nasıl kullanıldığı, yapılan yatırımın uzun vadeli değerini belirliyor. Antalya açısından takip edeceğimiz ölçütlerden biri de bu olacak. YENİ ANTALYA MÜZESİ VE KÜTÜPHANELER Yeni Antalya Müzesi’nde ise Bakanlık 2027’de açılışı hedefliyor. Ersoy; ruhsat sürecinin, traverten zemindeki kazı çalışmalarının ve turizm sezonundaki çalışma kısıtlarının takvimi etkilediğini anlatıyor. Sergi alanlarının yaklaşık üç katına çıkarılması planlanıyor. Bunun ziyaretçi açısından karşılığı, depolarda bekleyen daha fazla eserin görülebilmesi demek. Müzenin başarısını değerlendirirken binanın büyüklüğü kadar, eserlerin nasıl anlatıldığına ve ziyaretçinin bu tarih içinde nasıl bir yolculuğa çıktığına da bakacağız. Kütüphaneler konusunda paylaşılan veriler de dikkat çekiciydi. Bakan’ın verdiği bilgiye göre, 2026’nın ilk altı ayı itibarıyla halk kütüphanelerindeki üye sayısı 7,5 milyona, kitap sayısı 27,6 milyona ulaşmış. Bu yatırımların özellikle gençlerin hayatındaki karşılığını önemsiyorum. Sessizce çalışılabilecek bir masa, ulaşılabilir bir kitap, ücretsiz bir etkinlik; bir gencin gündelik hayatında düşündüğümüzden daha büyük bir yer tutabilir. Av. Bedia Teymur @av.bedia.teymur