Fon krizi ya da daha doğru bir ifadeyle fon vurgunu bir çözüme ulaşmak şöyle dursun dallanıp budaklanarak devam ediyor. Dikkatler yatırım fonları üzerinde. Ama finansal piyasalardaki ”bulaşıcılık” etkisiyle artçı şoklar özel sektör tahvillerinden başlamak üzere diğer piyasalarda da gözleniyor. Bunun bir nedeni güven kaybı, diğeri de fonlarla iltisaklı kurumların likidite sıkışıklığı nedeniyle mecburi satışlara yönelmeleri. Fon tasfiye sürecinde de belirsizlikler ve tutarsızlıklar diz boyu. Örneğin, madem bazı hisselerde manipülasyon yapıldığını, fiyatların “dar alanda kısa paslaşmalarla” suni bir biçimde şişirildiğini kabul ediyorsunuz; o zaman aynı hisselerde doğrudan alım-satım yapıp haksız kazanç sağlayanların da peşine düşmek zorunda değil misinizi? Aynı şekilde, belli hisselerin kaçınılmaz biçimde dibe vuracağını anlayıp, nasıl tam yerinde bir zamanlamayla fonlardan çıkış yapanları cezalandırıyorsanız, açığa satış yapanlara da, yani ayni olarak hisseyi borçlanıp, oluşan yüksek fiyattan elden çıkardıktan sonra, fiyatlar dibe vurunca borcunu kapatanlara aynı müeyyideleri uygulayacak mısınız? Bunlar arasında yabancı yatırımcılar varsa onları da aynı kurallardan muaf tutmayıp, daha keskin bir yabancı çıkışını tetiklemeyi göze alacak mısınız? Ayrıca piyasa sistemi içerisinde “spekülasyon” yapmak, fiyatların düşeceği-çıkacağı beklentisi üzerinden pozisyon alarak kar sağlamak meşrudur. Bu nedenle her bir işlemde, manipülasyon veya içeriden bilgi almak koşulları kanıtlanamadığı takdirde, elde edilen kazançlara geriye dönük el konulması da hukuksal sonuçlar yaratacaktır. Sorular rahatlıkla çoğaltılabilir, ama açıkça görülen iktidarın bu işin içinden kolaylıkla çıkamayacağı, toplumdaki tartışmaların yoğunlaşarak süreceğidir. Daha 10 ay önce 1 milyon lira olan nitelikli yatırımcı sınırının 50 milyon liraya (tam 50 katına) çıkarılması bile tek başına kamu otoritelerinin ne kadar büyük ihmali ve sorumluluğu bulunduğunun kanıtı kabul edilebilir. İLK RİSK İLKESİ Böyle bir kriz halinde sermaye piyasalarının en az hasarla yoluna etmesini istiyorsanız, iki temel prensibi gözetmelisiniz. Birincisi, yatırımcıların “ne kadar risk alırsam alayım, zararım nasıl olsa kamu tarafından karşılanır” rahatlığı içerisine girmesini, literatürde “ahlaki tehlike” denilen duruma savrulmasını önlemektir. İkincisi ise, uğranan zararlardan, yaşanan mağduriyetlerden ürkerek, sermaye piyasalarından tamamen uzak durma eğiliminin güçlenmesinin önüne geçmektir. Şimdiden bu ikinci psikolojinin belirginleştiğini görüyoruz. Bu zafiyet sermaye piyasalarının şirketlere yatırım veya çalışma sermayesi için finansman sağlamak fonksiyonunun kesintiye uğraması yanında, şimdiki gibi fiyatların keskince düşmesi sonucu, zayıf talep üzerinden ekonomiyi durgunluğa sürükleme riski de taşır. Daha önceki yazılarımızda K-tipi bir ekonomik büyümeden söz ederken, geniş halk kitlelerinin bu büyümeyi kendi yaşamında hissedemediğini, iç talebin ana unsurunun üst gelir grupları olduğunu vurgulamıştık. Başta hisse senetleri finansal varlık fiyatlarındaki gerileme bu kesimlerin tüketim iştahını törpüleyebileceği gibi, hali hazırda finansal piyasalarda 13 milyon kişinin bakiyeli yatırıma ulaşan tabandaki bu yaygınlık küçük yatırımcılara büyük bir sosyal ve insani fatura çıkarma potansiyeli de taşıyor. FİNANSAL PİYASALARDA KESKİN DÜŞÜŞ Merkezi Kayıt Kuruluş verilerine göre 9 Ekim’e göre iki haftada piyasadaki pay senetlerinin piyasa değeri 358 milyar dolardan 48 milyar dolar kayıpla 310 milyar dolara inmiş durumda. Tüm finansal varlıkların piyasa değerinin ise 645 milyar dolardan 54 milyar dolar düşüşle 597 milyar dolara gerilediği görülüyor. Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nin 2025 yılı raporuna göre İstanbul Borsası’nda asimetrik bir yapı söz konusu. Şöyle ki, toplam portföyün %60’ını 5 milyon lira ve üzeri portföye sahip 51 bin kişi, %81’ini 1 milyon lira ve üzeri yatırımı bulunan 291 bin kişi tutuyor. Buna karşın 10 bin lira ve altı 3 milyon 639 bin kişi, 50 bin lira ve altı 4 milyon 704 bin kişi bulunuyordu. Zenginlerin portföyünün ağırlığı bire bir olmasa da ekonomide toplam talebi yavaşlatacak ölçüde yüksek iken; finansallaşmanın toplumun tüm dokularına nüfuz etmesi sonucu küçük yatırımcı sayısının fazlalığı da bireysel trajedileri yaygınlaştıracak boyutta görünüyordu. Böyle finansal kriz dönemlerinde borçlara ilişkin iki sorun ortaya çıkar: Birincisi, finansal varlık fiyatlarının düşüşü, piyasada likiditenin yetersizliği borç geri ödeme güçlüğü yaratır. Nitekim dün Merkez Bankası’nın (TCMB) özel sektör tahvillerinin geri ödenmesi amacıyla kullandırılacak kredilerin kredi büyüme sınırından muaf tutulması kararı, işin ciddiyetini gösteriyor. Özellikle kamu bankalarına, bir anlamda “kredi verin temerrütlerin yaygınlaşmasını önleyin” mesajı veriliyor. Çünkü TCMB’nin haftalık menkul kıymet istatistiklerinde özel sektör borçlanma araçlarının piyasa değerinde belirgin bir düşüş gözleniyor. Bu risk algılanmasının yükselmesi, satışlar sonucu faizlerinin sıçraması anlamına geliyor. En belirgin hareketlilik, aracı kurumları da kapsayan banka dışı finansal kuruluşların tahvil portföyünün piyasa değerinin 18 Eylül’deki 576 milyar liradan geçen hafta 518 milyar liraya kadar gerilemesi. Geçen hafta 5 tahvil geri ödemesinde temerrüte düşülmesi. SORUNLU KREDİLERDE SIÇRAMA BDDK’nın haftalık verileri 16 Ekim itibarıyla bankacılık sektörünün takipteki alacaklarının 934 milyar liraya yükseldiğini gösteriyor. Bunun 391 milyar lirası bireysel krediler, 541 milyar lirası ticari krediler kaynaklı. Ekonomi gazetesinden Şebnem Turhan’ın haberine göre, bankalar eğer 75 milyar liralık sorunlu alacak satışı yapmasaydı, tahsili gecikmiş alacak bakiyesi 1 trilyon lirayı aşacaktı. 186 milyar liraya dayanan tüketici kredilerinde takibe düşen alacak oranı %5,1, 207 milyarı bulan bireysel kredilerde bu oran %5,8 gibi endişe verici noktalara ulaşmış bulunuyor. Ağustos 2026 itibarıyla veriler, borçlarını ödememiş gerçek kişi sayısının bireysel kredilerde 1 milyon 779 bine, bireysel kredi kartlarında 1 milyon 940 bine, toplamda ise 2 milyon 820 bine kadar fırladığını gösteriyor. Böyle güvensizlik ortamlarında makro ekonomi açısından ortaya çıkan bir sorun da insanların kendini güvende hissetmemesi, işsizlik korkusu yaşaması nedeniyle borçlanmaktan kaçmaları, aksine borçlarını kapama yoluna gitmeleri. Bu risklerin azalması anlamında olumlu bir anlam taşısa da, harcamaların düşmesine yol açtığı için talebi olumsuz etkileyebiliyor. Yoksul kesimler zaten kıtı kıtına geçindikleri, gelirlerini zorunlu ihtiyaçlara tahsis ettikleri için bu durumdan doğrudan etkilenmeseler de, orta gelir grubunun özellikle turizm, restoran, giyim-kuşam harcamalarında kısıntılar gözlenebilir. DÖVİZ KURU DA SIKINTI YARATABİLİR İşte böyle sıkışık bir durumda enflasyonda kayda değer bir düşüş sağlanamamışken, petrolün varili 115 dolar civarında seyrederken, enflasyon korkusuyla küresel faiz oranları yükselme eğilimindeyken,, TCMB 1 puan faiz indirimi yaparak, politika faizini %36’ya çekti. Buna rağmen 2 yıllık tahviller %40, 10 yıllık tahviller %36 civarında gezinerek henüz iç borç faiz yükünü hafifletecek olumlu bir etki yaratmadı. Kur artışlarının da hafifçe artacağı mesajının yanı sıra, faizlerdeki düşüş de göz önüne alınırsa yabancı çıkışlarını teşvik eden bir ortam söz konusu. 9 Ekim haftasında net döviz rezervlerinin 6.2 milyar dolar düşüşü, 1 yılda ödenmesi gereken döviz borcunun 243 milyar dolara çıkışı, önümüzdeki süreçte, döviz cephesinde de sıkıntı yaşanabileceğini haber veriyor. Özetle, AKP iktidarının seçimlerden önce bu fon krizi tartışmasını geride bırakma şansı bulunmuyor. Muhalefetin öncelikle bu skandalın siyasi sorumlularını teşhir etmeye, onlardan hesap sormaya ağırlık vermesi gerekiyor. “Ucu nereye dokunursa dokunsun” söylemi üzerinden, iktidarın kendini aklamasına izin vermemek, ortaya çıkan her usulsüzlükte onların vebali bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, hayat toplumsal muhalefeti daha aktif tutum almaya çağırıyor.
Dallı budaklı fon skandalı
Fon krizi ya da daha doğru bir ifadeyle fon vurgunu bir çözüme ulaşmak şöyle dursun dallanıp budaklanarak devam ediyor. Dikkatler yatırım fonları üzerinde. Ama finansal piyasalardaki ”bulaşıcılık” etkisiyle...
Bu hikâyeyi paylaş.


Okuyucu yorumları (0)
Yükleniyor…